KURAN KATİBİ
İhyâu Ulûmi'd-Dîn

بيان أن المستحق للمحبة هو الله وحده (4/5)

Sevgiye layık olanın yalnızca Allah olduğunun beyanı (4/5)

وأصل النقص شامل للكل وإنما يتفاوتون في درجات النقصان

فإذن الجميل محبوب والجميل المطلق هو الواحد الذي لا ند له الفرد الذي لا

ضد له الصمد الذي لا منازع له الغني الذي لا حاجة له القادر الذي يفعل ما

يشاء ويحكم ما يريد لا راد لحكمه ولا معقب لقضائه العالم الذي لا يعزب عن

علمه مثقال ذرة في السموات والأرض القاهر الذي لا يخرج عن قبضة قدرته أعناق

الجبابرة ولا ينفلت من سطوته وبطشه رقاب القياصرة الأزلي الذي لا أول

لوجوده الأبدي الذي لا آخر لبقائه الضروري الوجود الذي لا يحوم إمكان العدم

حول حضرته القيوم الذي يقوم بنفسه ويقوم كل موجود به جبار السموات والأرض

خالق الجماد والحيوان والنبات المنفرد بالعزة والجبروت والمتوحد بالملك

والملكوت ذو الفضل والجلال والبهاء والجمال والقدرة والكمال الذي تتحير في

معرفة جلاله العقول وتخرس في وصفه الألسنة الذي كمال معرفة العارفين

الاعتراف بالعجز عن معرفته ومنتهى نبوة الأنبياء الإقرار بالقصور عن وصفه

كما قال سيد الأنبياء صلوات الله عليه وعليهم أجمعين لا أحصي ثناء عليك أنت

كما أثنيت على نفسك (1) وقال سيد الصديقين رضي الله تعالى عنه العجز عن درك

الإدراك إدراك سبحان من لم يجعل للخلق طريقا إلى معرفته إلا بالعجز عن

معرفته فليت شعري من ينكر إمكان حب الله تعالى تحقيقا ويجعله مجازا أينكر

أن هذه الأوصاف من أوصاف الجمال

والمحامد ونعوت الكمال والمحاسن أن ينكر كون الله تعالى موصوفا بها أو

ينكر كون الكمال والجمال والبهاء والعظمة محبوبا بالطبع عند من أدركه

فسبحان من احتجب عن بصائر العميان غيرة على جماله وجلاله أن يطلع عليه إلا

من سبقت له منه الحسنى الذين هم عن نار الحجاب مبعدون وترك الخاسرين في

ظلمات العمى يتيهون وفي مسارح المحسوسات وشهوات البهائم يترددون يعلمون

ظاهرا من الحياة الدنيا وهم عن الآخرة هم غافلون الحمد لله بل أكثرهم لا

يعلمون

فالحب بهذا السبب أقوى من الحب بالإحسان لأن الإحسان يزيد وينقص ولذلك

أوحى الله تعالى إلى داود عليه السلام إن أود الأوداء إلى من عبدني بغير

نوال لكن ليعطي الربوبية حقها وفي الزبور من أظلم ممن عبدنى لجنة أونار لو

لم أخلق جنة ولا نارا ألم أكن أهلا أن أطاع ومر عيسى عليه السلام على طائفة

من العباد قد نحلوا فقالوا نخاف النار ونرجو الجنة فقال لهم مخلوقا خفتم

ومخلوقا رجوتم ومر بقوم آخرين كذلك فقالوا نعبده حبا له وتعظيما لجلاله

فقال أنتم أولياء الله حقا معكم أمرت أن أقيم وقال أبو حازم إني لأستحي أن

أعبده للثواب والعقاب فأكون كالعبد السوء إن لم يخف لم يعمل وكالأجير السوء

إن لم يعط لم يعمل

وفي الخبر لا يكونن أحدكم كالأجير السوء إن لم يعط أجرا لم يعمل ولا

كالعبد السوء إن لم يخف لم يعمل (1)

وأما السبب الخامس للحب فهو المناسبة والمشاكلة لأن شبه الشيء منجذب إليه

والشكل إلى الشكل أميل

ولذلك ترى الصبي يألف الصبي والكبير يألف الكبير ويألف الطير نوعه وينفر

من غير نوعه وأنس العالم بالعالم أكثر منه بالمحترف وأنس النجار بالنجار

أكثر من أنسه بالفلاح وهذا أمر تشهد به التجربة وتشهد له الأخبار والآثار

كما استقصيناه في باب الأخوة في الله من كتاب آداب الصحبة فليطلب منه

وإذا كانت المناسبة سبب المحبة فالمناسبة قد تكون في معنى ظاهر كمناسبة

الصبي الصبى في معنى الصبا وقد يكون خفيا حتى لا يطلع عليه كما ترى من

الاتحاد الذي يتفق بين شخصين من غير ملاحظة جمال أو طمع في مال أو غيره كما

أشار إليه النبي صلى الله عليه وسلم إذ قال الأرواح جنود مجندة فما تعارف

منها ائتلف وما تناكر منها اختلف فالتعارف هو التناسب والتناكر هو التباين

وهذا السبب أيضا يقتضي حب الله تعالى لمناسبة باطنة لا ترجع إلى المشابهة

في الصور والأشكال بل إلى معان باطنة يجوز أن يذكر بعضها في الكتب وبعضها

لا يجوز أن يسطر بل يترك تحت غطاء الغبرة حتى يعثر عليه السالكون للطريق

إذا استكملوا شرط السلوك

فالذي يذكر هو قرب العبد من ربه عز وجل في الصفات التي أمر فيها

بالاقتداء والتخلق بأخلاق الربوبية حتى قيل تخلقوا بأخلاق الله وذلك في

اكتساب محامد الصفات التي هي من صفات الإلهية من العلم والبر والإحسان

واللطف وإفاضة الخير والرحمة على الخلق والنصيحة لهم وإرشادهم إلى الحق

ومنعهم من الباطل إلى غير ذلك من مكارم الشريعة فكل ذلك يقرب إلى الله

سبحانه وتعالى لا بمعنى طلب القرب بالمكان بل بالصفات

وأما ما لا يجوز أن يسطر في الكتب من المناسبة الخاصة التي اختص بها

الآدمي فهى التى يومىء إليها قوله تعالى ويسئلونك عن الروح قل الروح من أمر

ربي إذ بين أنه أمر رباني خارج عن حد عقول الخلق وأوضح من ذلك قوله تعالى

فإذا سويته ونفخت فيه من روحي ولذلك أسجد له ملائكته ويشير إليه قوله تعالى

إنا جعلناك خليفة في الأرض إذ لم يستحق آدم خلافة الله تعالى إلا بتلك

المناسبة وإليه يرمز قوله صلى الله عليه وسلم

إن الله خلق آدم على صورته (1) حتى ظن القاصرون أن لا صورة إلا الصورة

الظاهرة المدركة بالحواس فشبهوا وجسموا وصوروا تعالى الله رب العالمين عما

يقول الجاهلون علوا كبيرا وإليه الإشارة بقوله تعالى لموسى عليه السلام

مرضت فلم تعدني فقال يا رب وكيف ذلك قال مرض عبدي فلان فلم تعده ولو عدته

وجدتني عنده (2) وهذه المناسبة لاتظهر إلا بالمواظبة على النوافل بعد إحكام

الفرائض كما قال الله تعالى لا يزال يتقرب العبد إلي بالنوافل حتى أحبه

فإذا أحببته كنت سمعه الذي يسمع به وبصره الذي يبصر به ولسانه الذي ينطق به

Türkçe Tercüme

Belirginleşen nesne yegâne olarak Allah'tır

Kusurluluğun aslı ise bütünü kapsadığından, insanlar kusur derecelerinde birbirinden ayrılmaktadırlar. Demek ki güzel şey seviliyor; ve mutlak güzel olan, hiç benzerine sahip olmayan Bir'dir, hiç zıddına sahip olmayan Ferd'dir, hiç rakibine sahip olmayan Samad'dır, hiç ihtiyacı olmayan Gani'dir, dilediğini yapan ve dilediğini hükmeden Kadir'dir; kararına döndüren yoktur, hükmüne itiraz eden yoktur. Bilgisinden semâ ve yerde arpa tanesi ağırlığında bir şey kaçmayan Alim'dir, kudretinin pençesinden cebir güçlülerinin boyunlarının çıkamadığı, baskısı ve zorbası altından imparatorların enselerinin kurtulamadığı Kahhar'dır. Varlığının başlangıcı olmayan Ezelî'dir, bâkâsının sonu olmayan Ebedî'dir, yokluğun imkânının hضretinden dum diye dönüp dönem etmeyeceği Vücûbu'l-Vücûd'dur, kendi nefsine kaim olan ve her mevcudu kendi üzerine kaim kılan Kayyûm'dur, semâ ve yerin Cebbârı, cemadat ve hayvan ve bitkilerin yaratıcısı, izzet ve cebirûtta munferd olan, melik ve melekûtte mütevehhid olan, fazl ve celâl ve behâ ve cemâl ve kudret ve kemâle sâhip olan; Zât'ının celâlini marifet bakımından akıllar hayret içinde kalır, vasfına dil dilsiz kalır. Arifler için en yüksek marifet O'nun marifetinden aciz olduğunu itiraf etmektir; peygamberler için enbiya seyadeti onun vasfından aciz olduğunu ikrar etmektir. Nitekim peygamberlerin seyyidi, Allah'ın salatı onun ve tümünün üzerine olsun, demiştir: "Sana olan hamdimi saymaya gücem yetmez; sen kendine nasıl hamd etmişsen öylesidir." Siddikler seyyidi, Allah Teâlâ ondan razı olsun, demişti: "Direkt idrakin kaçırılması bir nevi idraktir. Subhânellâhu kim yaratıklarını kendisine ama olan yolu açmamışdır, ancak kendisini bilmede aciz olma yoluyla. Keşke bileydim, kim Teâlâ olan Allah'a sevgisinin mümkün olduğunu öğüt verir ve bunu mecâz sayarsa, eğer bu vasıflar güzellik ve hamdiyyetin vasıfları, mükemmellik ve güzelliğin sıfatları değilse, eğer Teâlâ olan Allah bu vasıflarla vasfedilmemişse, eğer mükemmellik ve güzellik ve behâ ve azamet, fıtratan algılayan kimse tarafından sevilmemişse; Subhân-Allah! Kör kalplerin basiretlerinden gözlerinin kapalılığından ve celâlinin koruyup kollamasından açılmış olmayan, onun hakkında ancak kendisinden tâyın olmuş iyiliği önceden gördükleri, hicap ateşinden uzaklaştırılan, ziyanette kalanları kara karanlıklarda dolaştıran, duyusal meydanların ve hayvan isteklerinin görüşlerinde dolaşanları, dünya hayatının bir kenarını bilenler, ahiret hakkında gafil olanları; Hamdü lillâh, bahusûs onlarının çoğu bilmezler.

Bu sebeple ilâhî sevgi, ihsâna dayanılı sevgiden daha güçlü olur; zira ihsân artıp eksilir. Bu yüzden Teâlâ olan Allah, Dâvud aleyhisselâma vahyetti: "Sevdiğim sevgilerden, herhangi bir nival vaat etmeyerek bana ibadet eden kimseye olan sevgidir. Fakat rabûbiyyeti hakkını vermek içindir." Zubur'da: "Kimin cenneti ve nârını vaat ederek bana ibadet ettikleri hakkında daha zalim? Halbuki ben ne cenneti ne de nârı yaratmış olmasaydım, itaat edilmeye layık değil miydim?" İsa aleyhisselâm, ahde bağlamış kölelerin bir grubunun yanından geçti. Dediler: "Nâr'dan korkuyoruz, cenneti bekliyoruz." Onlara buyurdu: "Mahluku korktunuz ve mahluku istemdiniz?" Başka bir grubun yanından geçti, öyle iken dediler: "Onu sevgisi için ve celâlinin azameti için ibâdet ederiz." Buyurdu: "Siz gerçekten Allah'ın velilerisiniz; sizinle birlikte ben emr olundum." Ebû Hâzim dedi: "Benim for ödülü ve ceza için ibâdet etmeme ibadet etmekten utanç duyarım; böylece ben kötü bir köle olayım: korkmazsa işlemez diye; yahut kötü bir yevmiyeci: ücret almazsa işlemez diye."

Haberde gelmiştir: "Hiçbir biriniz kötü yevmiyeci gibi olmayasınız; ücret almadıkça işlemez diye; kötü köle gibi de olmayasınız; korkmazsa işlemez diye."

Beşinci sevgi sebebi: Münâsebet ve müşâkelet'tir. Çünkü sebepler benzerine çekilmek ister, şekil şekle meyillidir.

Bu yüzden çocuğun çocuğa alıştığını, büyüğün büyüğe alıştığını, kuşun türünün kuşuna alıştığını ve başka türünden kaçtığını görürsün. Âlimin âlimle ülfeti, sanatkarla ülfetinden daha çoktur. Marangozun marangoza ülfeti, çiftçi ile ülfetinden daha çoktur. Bu durum tecrübe şahitliği yapan, haberler ve eserler de şahitlik yapan bir iştir. Kitâbu Âdâbi's-Suhbe'de "İlayde Kardeşlik" bâbında istiqussa yaptığımız gibi, oradan talep olunmalıdır.

Münâsebet sevginin sebebi ise, münâsebet bazen şucuk anlamında açık olur, mesela çocuğun çocuğa çocukluk anlamında münâsebeti gibi; bazen de gizli olur, ta ki ortaya çıkmazsa, iki kişi arasında güzellik gözlemlemeksizin, mal hırsı vb. olmaksızın sırf ruh uyuştuğu tak

Yapay zekâ destekli tercümedir; ilmî çalışmalar için aslına başvurunuz.