بيان تحريم السؤال من غير ضرورة وآداب الفقير المضطر فيه (2/3)
Zaruret olmaksızın istemenin haramlığı ve muztar fakirin bu husustaki edeplerinin beyanı (2/3)
مكروها مهما صدق في السؤال وقال ليس تحت جبتي قميص والبرد يؤذيني أذى أطيقه
ولكن يشق علي فإذا صدق فصدقه يكون كفارة لسؤاله إن شاء الله تعالى
وأما الحاجة الخفيفة فمثل سؤال قميصا ليلبسه فوق ثيابه عند خروجه ليستر
الخروق من ثيابه عن أعين الناس وكمن يسأل لأجل الأدم وهو واجد للخبز وكمن
يسأل الكراء لفرس في الطريق وهو واجد كراء الحمار أو يسأل كراء المحمل وهو
قادر على الراحلة فهذا ونحوه إن كان فيه تلبيس حال بإظهار حاجة غير هذه فهو
حرام وإن لم يكن وكان فيه شيء من المحذورات الثلاثة من الشكوى والذل وإيذاء
المسؤل فهو حرام لأن مثل هذه الحاجة لا تصلح لأن تباح بها هذه المحذورات
وإن لم يكن فيها شيء من ذلك فهو مباح مع الكراهة
فإن قلت فكيف يمكن إخلاء السؤال عن هذه المحذورات فاعلم أن الشكوى تندفع
بأن يظهر الشكر لله والاستغناء عن الخلق ولا يسأل سؤال محتاج ولكن يقول أنا
مستغن بما أملكه ولكن تطالبني رعونة النفس بثوب فوق ثيابي وهو فضلة عن
الحاجة وفضول من النفس فيخرج به عن حد الشكوى وأما الذل فبأن يسأل أباه أو
قريبه أو صديقه الذي يعلم أنه لا ينقصه ذلك في عينه ولا يزدريه بسبب سؤاله
أو الرجل السخي الذي قد أعد ماله لمثل هذه المكارم فيفرح بوجود مثله ويتقلد
منه منة بقبوله فيسقط عنه الذل بذلك فإن الذل لازم للمنة لا محالة
وأما الإيذاء فسبيل الخلاص عنه أن لا يعين شخصا بالسؤال بعينه بل يلقي
الكلام عرضا بحيث لا يقدم على البذل إلا متبرع بصدق الرغبة وإن كان في
القوم شخص مرموق لو لم يبذل لكان يلام فهذا إيذاء فإنه ربما يبذل كرها خوفا
من الملامة ويكون الأحب إليه في الباطن الخلاص لو قدر عليه من غير الملامة
وأما إذا كان يسأل شخصا معينا فينبغي أن لا يصرح بل يعرض تعريضا يبقى له
سبيلا إلى التغافل إن أراد فإذا لم يتغافل مع القدرة عليه فذلك لرغبته وأنه
غير متأذ به وينبغي أن يسأل من لا يستحيا منه لو رده أو تغافل عنه فإن
الحياء من السائل يؤذي كما أن الرياء مع غير السائل يؤذي
فإن قلت فإذا أخذ مع العلم بأن باعث المعطي هو الحياء منه أو من الحاضرين
ولولاه لما ابتدأه به فهل هو حلال أو شبهة فأقول ذلك حرام محض لا خلاف فيه
بين الأمة وحكمه حكم أخذ مال الغير بالضرب والمصادرة إذ لا فرق بين أن يضرب
ظاهر جلده بسياط الخشب أو يضرب باطن قلبه بسوط الحياء وخوف الملام وضرب
الباطن أشد نكاية في قلوب العقلاء ولا يجوز أن يقال هو في الظاهر قد رضي به
وقد قال صلى الله عليه وسلم
إنما أحكم بالظاهر والله يتولى السرائر (1) فإن هذه ضرورة القضاء في فصل
الخصومات إذ لا يمكن ردهم إلى البواطن وقرائن الأحوال فاضطروا إلى الحكم
بظاهر القول باللسان مع أنه ترجمان كثير الكذب ولكن الضرورة دعت إليه وهذا
سؤال عما بين العبد وبين الله تعالى والحاكم فيه أحكم الحاكمين والقلوب
عنده كالألسنة عند سائر الحكام فلا تنظر في مثل هذا إلا إلى قلبك وإن أفتوك
وأفتوك فإن المفتي معلم للقاضي والسلطان ليحكموا في عالم الشهادة ومفتي
القلوب هم علماء الآخرة وبفتواهم النجاة من سلطان الآخرة كما أن بفتوى
الفقيه النجاة من سطوة سلطان الدنيا فإذا ما أخذه مع الكراهة لا يملكه بينه
وبين الله تعالى ويجب عليه رده إلى صاحبه فإن كان يستحيي من أن يسترده ولم
يسترده فعليه أن يثيبه على ذلك بما يساوي قيمته في معرض الهدية والمقابلة
ليتفصى عن عهدته فإن لم يقبل هديته فعليه أن يرد ذلك إلى ورثته فإن تلف في
يده فهو مضمون عليه بينه وبين الله تعالى وهو عاص بالتصرف فيه وبالسؤال
الذي حصل به الأذى
فإن قلت فهذا أمر باطن يعسر الإطلاع عليه فكيف السبيل إلى الخلاص منها
فربما يظن السائل أنه راض ولا يكون هو في الباطن راضيا فأقول لهذا ترك
المتقون السؤال رأسا فما كانوا يأخذون من أحد شيئا أصلا فكان بشر لا يأخذ
من أحد أصلا إلا من السري رحمة الله عليهما وقال لأني علمت أنه يفرح بخروج
المال من يده فأنا أعينه على ما يحب وإنما عظم النكير في السؤال وتأكد
الأمر بالتعفف لهذا لأن الأذى إنما يحل بضرورة وهو أن يكون السائل مشرفا
على الهلاك ولم يبق له سبيل إلى الخلاص ولم يجد من يعطيه من غير كراهة وأذى
فيباح له ذلك كما يباح له أكل لحم الخنزير وأكل لحم الميتة فكان الامتناع
طريق الورعين ومن أرباب القلوب من كان واثقا ببصيرته في الإطلاع على قرائن
الأحوال فكانوا يأخذون من بعض الناس دون البعض ومنهم من كان لا يأخذ إلا من
أصدقائه ومنهم من كان يأخذ مما يعطي بعضا ويرد بعضا كما فعل رسول الله صلى
الله عليه وسلم في الكبش والسمن والأقط وكان هذا يأتيهم من غير سؤال فإن
ذلك لا يكون إلا عن رغبة ولكن قد تكون رغبته طمعا في جاه أو طلبا للرياء
والسمعة فكانوا يحترزون من ذلك فأما السؤال فقد امتنعوا عنه رأسا إلا في
موضعين أحدهما الضرورة فقد سأل ثلاثة من الأنبياء في موضع الضرورة سليمان
وموسى والخضر عليهم السلام
ولا شك في أنهم ما سألوا إلا من علموا أنه يرغب في إعطائهم
والثاني السؤال من الأصدقاء والإخوان فقد كانوا يأخذون مالهم بغير سؤال
واستئذان لأن أرباب القلوب علموا أن المطلوب رضا القلب لا نطق اللسان وقد
كانوا وثقوا بإخوانهم أنهم كانوا يفرحون بمباسطتهم فإذا كانوا يسألون
الإخوان عند شكهم في اقتدار إخوانهم على ما يريدونه وإلا فكانوا يستغنون عن
السؤال وحد إباحة السؤال أن تعلم أن المسئول بصفة لو علم ما بك من الحاجة
لا لابتدأك دون السؤال فلا يكون لسؤالك تأثير إلا بتعريف حاجتك فأما في
Türkçe Tercüme
Soru Sormanın Haramı Hakkında Beyان (Açıklama) ve Zorunluluk Durumunda Fakir Kimsenin Edepleri (2/3)
Soru sorsa da makruh (hoş karşılanmayan) kalır. Soru soranın, "Cübbemin altında gömlek yoktur ve soğuk beni rahatsız ediyor, dayanamayacak derecede" demesi gibiyse ve bunda samimi ise, onun söylediklerini tasdik et. Bu tasdik, inşallah, soru sormasının keffâreti (bağışlanması) olur.
Hafif ihtiyaç ise mesela gömlek istemek gibidir; onu dış giyim olarak giyinirken çıkışında elbiselerindeki yırtıkları insanların gözünden gizlemek için. Ya da birisi ekmek bulunduğu halde sosun peyniri için sormak; ya da yolda eşek kirasını bulduğu halde at kirasını sormak; yahut deve kirasını isteyip deve sahibi olmak durumunda istemek gibi. Bunun gibi şeyler; eğer durumunu farklı göstermek suretiyle aldatılmışsa, haram olur. Eğer aldatma yoksa ancak üç sakınca meselesinden (şikâyet, zilletme ve sorulan kişiye eziyet) biri varsa, yine haramdır. Çünkü böyle hafif ihtiyaçlar bu sakıncalara katlanılmasını haklı kılamaz. Eğer bunların hiçbiri yoksa, makruhiyetle beraber mübah olur.
Eğer derseniz: "Soru sormanın bu sakıncalardan sarf edileceği nasıl mümkün olur?" Bilin ki şikâyet, Allah'a şükür göstermek ve insanlardan bağımsız olmakla uzaklaştırılır. İhtiyaç sahibi gibi sormaz, bilakis der ki: "Ben sahip olduğum şeylerle zenginim, ama nefsin aşağılığı beni elbiselerim üstüne bir elbise talep etmeye sürüklüyor; bu ihtiyacın üstündedir ve nefsin fazlasıdır." Bunu söyleyerek şikâyet sınırından çıkar. Zilletme ise, babasından ya da yakınlarından ya da dostundan sormakla uzaklaştırılır; bildiğin kişi ki seni sormandan ötürü aşağılamaz veya gözünde çıkarır. Ya da cömert bir kimse sormakla, malını bu tür beziş işlerine hazırlamış, bu yüzden onun bulunmasından sevinir ve bunun kabul etmekten söz konusu huttu taşır. Böylece zilletme ortadan kalkar. Çünkü zilletme, minnet (huttudan yardım alma) ile zorunlu olarak bağlantılıdır.
Eziyet ise, bundan kurtulmanın yolu şu: Bir kimseyi özel olarak soru sorarak belirtmez, sözü arasta atarsın; öyle ki yalnızca samimi ve halis bir niyetle veren kişi verir. Eğer topluluğun içinde sayılı bir kişi var da vermezse kınanır durumda ise, bu eziyettir. Çünkü belki melametinden korku ile vermek zorunda kalır; halbuki içinde gizlide en sevdiği şey, eğer melametli olmadan kurtuluş yolunu bulsa vermemektir.
Eğer belirli bir kimseye soru soruyorsa, açık söyleş istemez; üstü kapalı söyle, o da isterse görmezden gelme yolunu açık bırak. O da, gücü varken görmezden gelmezse, bu ancak istekli olduğundan ve bunu hoş karşıladığından dolayıdır. Reddederse ya da görmezden gelirse utanmayacağın kişilerden sor. Çünkü sorunandan utanma, sorulmayan kişi yanında yer alan gösteriş gibi eziyet verir.
Eğer derseniz: "Alıcı, verenin baş sebeplerinin haya (utanma) ya da hazırda bulunanlardan dolayı haya olduğunu ve bunca olmasaydı başından vermeyeceğini bilerek alırsa, bu helal midir yoksa şüphe midir?" Derim: O sırf haramdır, ümmet içinde hiçbir ihtilaf yoktur. Hükmü, malı sopalamayla ya da müsadereyle almanın hükmü gibiydir. Derinin dış yüzünü tahta sopayla vurmakla, kalbin iç yüzünü haya ve melametli korkusu sopayla vurmak arasında fark yoktur. Kalbin iç yüzüne vurmak, akılı insanlar açısından daha çok acı verir. Dış görünüşte razı olmuş denilse de bu olmaz. Peygamber, Allah'ın salâtı ve selamı üzerine olsun, şöyle buyurdu: "Ben ancak zahirle hüküm verim; Allah'ın gizlileri müşerif olması" (1). Bu, hâkimin husumatı fassıl etmede bir zaruriyetidir. Çünkü insanlar bâtınlara döndürmek mümkün olmaz; ehl-i duruş zemin ve durum işaretlerine yanaştı. Lisan tercümanlığı çok yalan söylese de zaruretle hüküm vermek lüzumlu hale geldi. Fakat bu, kul ile Allah Teâlâ arasındaki bir mesele. Bu konunun hâkimi "Ahkamü'l-Hâkimîn" (en iyi hâkim) olup, kalpler O yanında lisanlar gibi olur.
Bunun gibi konularda sadece kalbine bak; üretüne rağmen. Müftü, dünya sultanının hâkim ve sultana öğreticidir; dünyanın görmüş olduğu mesele için ferman veriyor. Kalplerin müftüsü ise âhiret ilim adamları. Onların fetvasıyla âhiret sultanından kurtulma gibi, fâkihinin fetvasıyla da dünya sultanından kurtulma olur. Madem makaruhlık ile aldığın şey sen ile Allah Teâlâ arasında sana ait değildir; onu sahibine geri vermek vacib. Eğer almaktan haya ederek geri almazsan, kıymetine denk bir hediye ya da mükaabele suretinde ödül ver, böylece çıkar. Eğer hediyeni kabul etmezse, onu mirasçılarına geri ver. Eğer elinde telef olursa, Allah Teâlâ katında garantiye düşer. Sen onunla tasarrufta ve o soru sormayla hata işlemiş olursun.
Eğer derseniz: "Bu iç mesele, malûmatı zor olup kurtulmanın yolu nedir? Bel
Yapay zekâ destekli tercümedir; ilmî çalışmalar için aslına başvurunuz.